YEMEYENİN MALINI YEYİVERİRLER…

YEMEYENİN MALINI YEYİVERİRLER…

Zeki Sarıhan

Annem elinin altındaki malı, serveti kullanmasını bilemeyip de bir gün açıkgöz birisinin bunları ele geçirip kullanması karşısında “Yemeyenin malını yiyiverirler…” derdi.

Kaç yıl oldu bilmiyorum. Bir yazımda demiştim ki: “Ben Türk hükümetinin yerinde olsam, İngilizceden önce Kürtçe öğrenmeyi teşvik ederdim.” Çünkü bu ülkede yaşayanların milyonlarcası Kürtçe konuşuyordu. Güneydoğu’ya atanacak öğretmenin, memurun, doktorun, hemşirenin Kürtlerle doğrudan anlaşması ve dil yoluyla sıcak bir ortam oluşması iyi olurdu.

Elbet benden akıl aldığını söyleyecek değilim ama Başbakan Davudoğlu, partisinin Diyarbakır il kongresindeki konuşmasında Kürtçe öğrenmeye çalıştığını söylemiş. Dahası “Güzel Türkçemiz gibi güzel Kürtçemiz” diyerek Kürtleri onurlandırmış.

DAVUDOĞLU TÜRKÇEYİ SEVİYOR MU?

Herkes anasından öğrendiği dili sever. Davudoğlu’nun da en rahat konuştuğu dil Türkçe olmalıdır. Fakat bir dili sevmek onu korumayı da görev olarak önümüze koyar. Davudoğlu, Türkçe için ne yapmıştır veya bundan sonra ne yapacaktır? Onun belki Kürtçeden hatta kendi ana dili olan Türkçeden çok Arapçayı sevdiğini söylersek haksızlık etmiş olmayız. Türkçeyi sevse, en seçkin okullarımızdaki eğitim dilinin İngilizce olmasına dayanamaz, “Türkçe eğitim dili olamaz” diyen ustasına itiraz ederdi. Osmanlıcaya övgüler düzdüğüne ve esası kendi önderliklerinde bir Türk-Arap Federasyonu demek olan yeni Osmanlı hayalleriyle yatıp kalktığına göre onun Türkçe ve Kürtçeden çok Arapçayı sevdiği açıktır.

Kürtçe aşkı onun için olsa olsa Kürtlerin sevgisini kazanarak onlardan aldığı oyu artırmak, kendisini sevmeyen Kürtlerin muhalefetini yumuşatmak, böylece iktidarını sorunsuz sürdürmek anlamına gelir.

O bir siyasetçidir. Ama siyaset zaten halkı kazanma işi değil midir? Çağımızda hangi siyaset vardır ki ülkede konuşulan öteki dilleri aşağılayarak, en azından onları yok sayarak o kesimin sevgisini kazanma şansına sahiptir? Bu olsa olsa nefreti körükler ve kutuplaşmayı keskinleştirir. Türkiye’de zaten olan da budur.

Kendisini sol, sosyal demokrat, demokratik sol, milliyetçi, hatta sosyalist deyip de Kürt halkını ve onun dilini inkâr edenlerin yiyemediklerini işte şimdi başkaları, kendi amaçları için doya doya yiyorlar. Hatta bunu yolsuzluklarının üzerine şal çekmek, halka geri bir hayat anlayışını dayatmak için de kullanıyorlar.

Halk kitleleri hangi siyasetçileri sever ve onlara oy verir? Hiç kuşkusuz bu tercih listesinin ilk başında ekonomik durumunun iyileşmesi ve sosyal güvenlik gelir. İkinci sırada seçmenin kendini ait saydığı kimliğe saygı gösterilmesidir. Bu kimlik din, mezhep, milliyet, dil ve benzerleri olabilir. Siyaset denilen şeyin esası da zaten budur. Bu nedenledir ki, ülkenin çeşitli kentlerinin meydanlarında kürsüye çıkan siyasetçiler, o kentin spor kulübünün armasını omuzlarına atıp konuşuyorlar…

KOMŞUDA PİŞER BİZE DE DÜŞER Mİ?

Şimdi Yunanistan’da solcuların büyük bir seçim zaferi kazanması Türkiye solcularını umutlandırıyor. Komşuda pişenin bize de düşüp düşmeyeceğini tartışıyorlar. Yunan halkının dünya finans kapitali tarafından bağlandığı zincirleri kırması, millî servetin yeniden yoksullar yararına paylaşımını düzenleyerek nefes almaya karar vermesi sevindiricidir. Başka ülkelerin halklarına umut kaynağı olması da doğaldır. Ama unutmamalıdır ki, Yunanistan’ın yeni iktidarı Yunanistan’ın ekonomik ve sosyal ikliminin eseridir. Yunan emekçileriyle Yunanistan’daki Türk azınlığın bu seçimlerde birlikte hareket etmesi de üzerinde durulmaya değer.

Türk sosyal demokrasisinin Amerika, NATO, Avrupa Birliği ve Kürt sorununda olduğu gibi ekonomik bölüşümün yeniden yoksullar yararına bölüşülmesi konusunda açık bir program ortaya koyamayışı, iki arada bir derece bocalamaya devam etmesi karşısında Yunanistan’daki sol zaferin Türkiye’de de yaşanacağını beklemek hayaldir.

Ne var ki tarih, Türkiye halkının karşısına emek eksenli ve iki halkın demokrasi temelinde birliğini öngören bir politikayı da koyacaktır. İflas etmekte olan AKP politikalarının karşısında cesur ve net bir muhalefet programının olmayışı, kavganın hâlâ din, mezhep, yaşam tarzı ve milliyetler üzerinden yapılıyor olması yakın dönem için umut kırıcıdır. Sen “Elim ağzım deyinceye kadar” bir de bakmışsın atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiş. Ne demişler “Akıllı hesap edinceye kadar deli köprüyü geçmiş!”(27 Ocak 2015)

Bir Cevap Yazın