YENİ TÜRKİYE’NİN VALİSİ

Zeki Sarıhan

1977 yılının Ocak ayı idi. İnebolu Ortaokulu Türkçe öğretmeni olarak İmam Hatip Lisesinde de ücretli olarak Türkçe dersine giriyordum.

Ders kitabında bulunan Türk gazeteciliğinin 100. yılı nedeniyle yazılan bir metni işliyordum. Yazıda Abdülhamit döneminde basına uygulanan sansür konusu da geçiyordu. Bunu anlattıktan sonra basın üzerindeki sansürün yalnız yasaklarla değil, ekonomik ambargolarla, siyasi baskılarla günümüzde de sürdüğünü anlatıyordum…

Ki, sınıfın kapısı açıldı. İçeri 4–5 kişi girdi. Okul müdürü bana bunlardan birinin Kastamonu Valisi, birinin Millî Eğitim Müdürü olduğunu söyledi. Diğerleri de valiye eşlik edenler olmalıydı. Vali “okulu ziyarete gelmişken” herhangi bir sınıfta ders dinlemek istemiş. Rastlantı bu ya!

Vali öğretmen kürsüsüne oturdu, ötekiler sınıfın birer köşesinde mevzi tuttular. Bana hangi konuyu işlediğimi sordular ve benden derse devam etmemi istediler. Konuyu söyledim ve derse devam ettim. Tabii, basın üzerindeki sermaye baskısı konusunda anlattıklarıma devam etmedim. Ne olur ne olmazdı? Ders kitabının dışına çıkıyor, siyaset yapıyor sayılabilirdim! Kitapta anlatılanlara döndüm.

Ders bitti. Vali ve yanındakiler hiçbir şey söylemeden ayrıldılar…

Meğer Vali İnebolu’ya kapsamlı bir operasyon için gelmiş. O, ilçeden ayrılır ayrılmaz TÖB-DER arandı ve kapısına kilit vuruldu. Beş köy öğretmeni arkadaşımızın evlerinde arama yapıldı. Eşimle ben de valilik emrine alındık. (Valiliğin açığa alma hakkı üç aydır. Bu süre içinde Bakanlık müfettişleri hakkımızda soruşturma yürüttüler. Suçlanmamızı kanıtlayacak bir suç bulamadılar. Valilik bizi göreve iade etmek zorunda kaldı ama bu kez de Bakanlık görevine alındık. Neyse, uzun hikâye.)

Kastamonu Valisi, bizi cezalandırmıştı ama hiç değilse sınıfta, öğrencilerin önünde bana hakaret etmemiş, hatta bir eleştiri bile yöneltmemişti. Öğretmenlik mesleğinin öğrenci üzerindeki otoritesini biliyor olmalıydı. Muhtemelen Osmanlılardan beri gelen bir menkıbeyi de duymuş olmalıydı.

PADİŞAH: HOCA BENİ BİLE DÖVER!

Sonradan İstanbul’u alarak “Fatih” unvanını kazanacak olan İkinci Mehmet, altı yaşındayken Molla Gürani kendisine öğretmen olarak atanır. Şehzade onu saymaz ve şımarık hareketlerde bulunur. Gürani, o zamanın terbiye usulleri gereği ona iki tokat atar. Şehzade koşa koşa babası İkinci Murat’a gelerek hocasını şikâyet eder ve padişah babasının hocaya haddini bildirmesini ister. Padişah, oğlunun elinden tutarak Molla Gürani’ye gider ve “Sen benim şehzademi nasıl döversin!” diye çıkışır. Molla Gürani “Sen benim işime nasıl karışırsın?” diye Padişah’ı şehzadenin yanında odasından kovar. Molla Gürani’nin Padişah’ı odasından kovması, öğretmenin otoritesini anlatmak için ikisi arasında kurgulanmış olmalıdır. Fatih, daha sonra “hocamın atının ayağından sıçrayan çamur, benim üstümde süstür” diyecektir. Meslekteki otoritemizin büyüklüğünü anlatmak için öğretmenlerimiz bize dersimize cumhurbaşkanının bile izinsiz giremeyeceğini anlatırlardı.

Türkçe okuma kitaplarında yar alıyordu. Doğu’da bir eşkıyayı bir türlü ele geçiremezler. Adam, üzerine gönderilen jandarmaları perişan eder. Çaresiz kalırlar. Bir gün ona öğretmenini göndermek akıllarına gelir. Tek başına dağa çıkan öğretmen, şakiyi elinden tuttuğu gibi getirip hükümete teslim eder. Bu şakiye hapishanede sorarlar. “Üzerine gönderilen bunca kuvvete direndin de bir öğretmen seni nasıl alıp getirdi?” Şöyle cevap verir: Valiye karşı geldik, kaymakama karşı geldik, bir de hocaya mı karşı gelseydik yani!

BİR ÖĞRETMEN İÇİN ÖLÜMDEN BETER!

Yalova Valisi, bu kıssaları bilmiyor olmalıdır. Dersine girdiği Matematik öğretmenini sınıfta öğrencilerin önünde kılığından ötürü aşağılaması, onu dilenciye benzetmesi, hızını alamayıp bu yoldaki sözlerine öğretmenler odasında da devam etmesi karşısında insanın aklına acaba bugünkü bazı yöneticiler pek mi bilgisiz ve saygısız sorusunu getiriyor. Hükümetin onun gibi düşünmeyen ve davranmayan bütün valileri bundan tenzih etme görevi vardır fakat Yalova valisinin görevden almak şartıyla.

Bir öğretmen için, hangi nedenle olursa olsun, öğrencilerinin karşısında azar işitmek, aşağılanmak ölümden beterdir. Matematik öğretmeninin, meslektaşları bu olayı kınamak için yaptığı bir yürüyüş sırasında kalbine yenilmesi de bunu doğruluyor.

Yalova’daki olayı düşündükçe, beni 38 yıl önce görevden alan valiyi şükranla anasım geliyor! Eski Türkiye’nin ne de olsa öğretmeni sınıfta azarlamayan valisi idi. Yeni Türkiye’nin adabına da bir hal olmuş… (5 Nisan 2015)

Bir Cevap Yazın